25 Mart 2025 Salı
Günümüzde sıkça duyduğumuz bir ifade var: “İbadet etmediğine bakmayın, yüreği temizdir.” Peki, yüreğin temizliği fizikî ve mânevî açıdan ne anlam taşır? Bunu araştırmadan önce, yüreğin temizliği ve fonksiyonu hakkında meselenin üzerinde duralım.
Yürek, kalp kası olarak bilinen özel bir tür çizgili kas dokusundan meydana gelmiş, kendi kendine kasılma özelliğine sahip güçlü bir pompadır. Metabolizma faaliyetleri sonucu oluşan atıkların vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gerekir. Bütün bu işlemleri, kalp ve damarlardan oluşan kan dolaşım sistemi yerine getirir.
Verilen bilgilere bakıldığında, yürek daha çok organizmayı kanla besleyen bir organ olarak görev yapmaktadır. Bir noktaya dikkat çekmek gerekir ki, kan meselesine İslam dininin hükmü kesindir. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “O (Allah) size ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adıyla (putların vb. adıyla) kesilenleri (yemeyi) kesinlikle haram kılmıştır.” (Bakara Suresi, 173) Demek ki, haram bir maddeyle beslenen bir organın bulunduğu yerde temizlikten söz etmek mümkün değildir.
Gerçek anlamda “temizlik” kavramı yüreğe değil, kalbe aittir. Kalp, yürekte bulunan bir güç, bir kuvvettir. Yürek hayvanda da vardır; ancak kalp sadece insana özgüdür. Vücuttaki tüm organlar kalbin emrindedir. İnanmak, sevmek, korkmak kalbe ait özelliklerdir.
Şimdi asıl meseleye geçelim: “İbadetsiz bir kalp temiz olabilir mi?” Bunu belirtmek gerekir ki, sadece ibadet etmek, mümin için yeterli bir anlayış değildir. Kur’an’da müminlik kavramı iki şekilde anlaşılmaktadır: Biri, kendini mümin sayanlar – buna müminlik iddiasında bulunanlar da denir; diğeri ise Allah’ın mümin olarak belirlediği kişilerdir. Allah Teâlâ’nın mümin saydığı kavram çok karmaşık ve zordur. “İman, amel ile inancın birliğidir; İslam’ı kabul etmek ise sadece zâhirî bir eylemdir.” Kur’an’ın Hucurât Suresi’nin 14. ayetinde buyurulan bu hükme göre, mümin olmak çok zordur. Müminlik, ibadeti tam olarak yerine getiren, sâlih amellerde bulunan kişilerde aşikâr olur. Allah’ın görmek istediği müminlik, bu anlayışlarla şekillenir. Sadece ibadet edip iyi amelleri ikinci plana atanlar ise sadece “âbid” (ibadet edenler)dir.
Bir kez daha dönelim: “Kalp temiz olursa, ibadete gerek yoktur” diyenlerin iddiasına… Allah, ibadeti Müslümanlara bir emir olarak vermiştir. İman ise Allah’tan gelenlerin tereddütsüz kabul edilmesidir. Eğer bir Müslüman, “Kalbim temiz, ibadete gerek görmüyorum” iddiasında bulunursa, kibir göstermiş olur. İslam dininin hükmüne göre, bu iddia kibir göstermek anlamına gelir. Kibirli olanları ise Allah sevmez. Kalbin temiz olmasındaki amaç, Allah’ın sevgisini kazanmaktır; oysa kibir ve sevgi bir arada bulunamaz. Allah’ın Müslümanlara emrettiği ibadet, belirli bir yaşa bağlı olarak ortaya çıkar. Yani ibadet etmek, ergenlik çağına ulaşan her Müslümanın vazifesidir.
Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmemek, kalbin kararmış olmasıyla ilgilidir. Kalbin kararması, dine tam inanmamaktır. İslam’ın beş şartı, yani Müslüman olmanın kurallarını belirleyen unsurlar, Allah’a ve Peygamberine (s.a.v.) inanmanın göstergesi olarak ortaya çıkar ve namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerle tanımlanır. Bu ibadetler arasında zekât vermek ve hacca gitmek, Müslümanın maddî imkânlarına bağlı bir eylemdir. Namaz kılmak ve oruç tutmak ise sağlıklı ve aklı başında olan her Müslümana farzdır. Allah’ın verdiği emirler sorgulanamaz. Eğer biri bu tür yersiz bir iddiada bulunursa, Allah’a karşı isyan etmiş olur. Allah’a isyan etmenin cezasını ise Allah Teâlâ gösterir!
İmanın belirtisi, dinin emirlerini seve seve yerine getirmektir. Namaz kılmayıp günah işleyen birinin, “Benim kalbim temizdir, sen kalbe dikkat et, ibadete değil” demesi, cahillik belirtisidir. Sevgi olmayan bir kalp ise ölüdür. Kalpte bulunan sevgiler de farklıdır. İnsan kalbi dünya sevgisine de aldanabilir, Allah sevgisiyle de dolar. Allah’ı anarak ibadet etmekle, kalpten dünya sevgisini çıkararak kalp temiz olur. Çünkü dünya ve onun nimetleri geçici şeylerdir. Büyük irfan şairi Yunus Emre’nin de yazdığı gibi: “Dünya dedikleri bir gölgeliktir.” İnsan, bu gölgelik adını verdiği dünyada bir anlık yaşamak için gelir; “ahiretin tarlası” sayılan dünyada, Kıyamet günü sorgulanacak amelleri işlemek için geçici olarak yaşamaktadır.
İbadetle ilgili ileri sürülen bahanelerden biri ise zamanın olmamasıdır. İnsan, bir günde belirli zaman dilimlerinde birkaç kez yemek yemeğe vakit bulabiliyorsa, ibadet için de zaman ayırması mümkün olur. Eğer insan günün herhangi bir kısmında en azından üç kez yemek yiyorsa, namaz ve diğer ibadetler de ruhun ihtiyaçları içindir. Ruhun ihtiyaçlarını karşılamak istemeyen insan, önce nefsine uymuş olur. Ruhsuz bir bedenin varlığı ise ne o insana ne de başkalarına fayda verir.
İbadete zaman ayırmanın hikmeti hakkında, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşanmış bir hadiseyi örnek vermek sanırım ibretli olacaktır. Bedir Savaşı sırasında namaz vakti başlamış, fakat namaz kılmak için hiçbir imkân yoktu. Namaz kılmaya çalışacaklarsa, düşman ordusu bundan faydalanıp saldıracaktı. Müşrik ordusuna mağlup olmamak, aynı zamanda namazı da kaçırmamak için Allah Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle bir yönteme başvurdu: Ordusunu ikiye böldü, bir kısmı onun imamlığında namaz kıldı, diğer kısmı ise savunmada bulundu. Sonra namaz kılan kısmın yerini savunma yapanlar aldı. Böylece bütün İslam ordusu hem ibadetini yerine getirdi hem de savaştan zaferle çıktı.
Demek ki ibadet, Allah’ın emri olmanın yanı sıra, aynı zamanda nefsle mücadelenin de bir şeklidir. Nefsine yenilmeyen insanın kalbi de temiz olur. Nefsine galip gelen insanın mükâfatını ise Allah Teâlâ seve seve verir, inşallah!
Eski Sovyet diktatörü Stalin’in Türk halklarına yönelik başlattığı baskılar, Türk diline de yansımıştır. Türkistan’ın Orta Asya olarak adlandırılması ve Türk dilinin ortadan kaldırılması, Stalin’in acımasız girişimlerinden biriydi. Millî aidiyetin tahrif edilmesi konusunda Azerbaycan Türklerine “Azeri” denmesi gibi yanlış fikirler de ortaya çıkmıştır.
Bu ifade nasıl ortaya çıkmış, amacı ne olmuştur?
Azeri ve Azeri dili ifadesini ilk defa İranlı tarihçi Ahmed Kesrevi gündeme getirmiştir. Ahmed Kesrevi, aynı zamanda “temiz dil” fikrini öne süren bir tarihçidir. O, Fars dilinin başta Arap dili olmak üzere yabancı dillerden temizlenmesi gerektiği fikrini ortaya atmıştır. 1921 yılında yayımladığı “Azəri ya Zəban Bastane Azərbaycan” (“Azeri, ya da Azerbaycan’ın Eski Dili”) adlı eserinde Azerbaycanlıların Türk değil, Azeri adında ayrı bir millet oldukları fikrini ileri sürmüştür. Kesrevi, Azerbaycan dilinin Türk dili ailesine ait olmadığını, Azeri dilinin İran kökenli bir dil olduğunu iddia etmiştir. Buradaki mesele şudur ki, Azeriler İran’da yaşayan az sayıda etnografik bir gruptur. Sayılarıyla ilgili farklı rakamlar söylenmektedir. En büyük rakam ise 100 binin üstüne çıkmamaktadır. Azerilerin dilleri Farsçadır. Ateşe tapan bir halktırlar. Ahmed Kesrevi’nin asıl amacı, Azerbaycan Türklerine Azeriler demek suretiyle, Türk kökenimizden bizi ayırmak ve az sayılı bir halk adıyla tanıtmaktır.
Kesrevi’nin bu fikri zamanla hem Azerbaycan’da hem de İran’da yaşayan Türk halkları arasında ciddi tepkilerle karşılanmıştır. Azerbaycan Türkleri, kendilerini tarihsel olarak ve kültürel olarak Türk halklarıyla bağlantılı bir millet olarak tanımaktadırlar ve bu, onların millî kimliğinin temelini oluşturmaktadır. Kesrevi’nin ortaya attığı “Azeri” terminolojisi ise bu kimlik ile çelişmektedir.
Kesrevi sadece “Azeri” meselesini gündeme getirmemiştir, aynı zamanda Fars dilinin “temizlenmesi” meselesini de gündeme taşımıştır. O, Fars dilinin Arap dili başta olmak üzere yabancı etkilerden temizlenmesi gerektiği fikrini ileri sürmüştür.
Kesrevi’nin “Azeri” ifadesinin ortaya atılması yalnızca dil ve kültür meselesiyle sınırlı kalmamaktadır. Bu fikir, aynı zamanda Azerbaycan Türklerinin millî kimliği ve öz ifadeleriyle ilgili büyük bir siyasi meseleyi ortaya koymuştur.
Ahmed Kesrevi’nin “Azeri” terimini sunması, yalnızca dil ve kültür meselesinden ibaret değildir. Bu, aynı zamanda Azerbaycan halkının millî kimliğine ve tarihî mirasına bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Kesrevi’nin ideolojileri, bugün de kültür ve kimlik meseleleriyle ilgili tartışmalara neden olmaktadır. Ancak zamanla Azerbaycan halkı, Türk kimliğini, kültürünü ve dilini korumaya ve geliştirmeye devam etmiştir.
Azerbaycan Türklerine “Azeri” denmesinin yanlış olması, dil ve etnik kimlik meseleleriyle ilgili önemli bir konudur. Aslında “Azeri” kelimesi, Azerbaycan halkının etnik kimliğini tahrif etmektedir. Çünkü bu kelime, aynı zamanda İran’ın Azerbaycan bölgesinde yaşayan farklı grupları ifade etmek için kullanılmaktadır. Azerbaycan Türkleri ise Türk dilinin Oğuz grubuna ait millî kimliğe sahiplerdir. Azerbaycan Türklerini “Azeri” olarak adlandırmak, bir milletin adını tahrif etmektir.
Azərbaycan Türklərinə qarşı “Azəri” səhvi – İranlı tarixçinin hədəf aldığı məqamlar
Köhnə Sovet diktatoru Stalinin Türk xalqlarına qarşı başlatdığı təzyiqlər, Türk dilinə də öz əksini tapmışdır. Türkistanın Orta Asiya olaraq adlandırılması və Türk dilinin aradan qaldırılması, Stalinin amansız təşəbbüslərindən biri idi. Milli aidiyyətin təhrif edilməsi məsələsində Azərbaycan Türklərinə “Azəri” deyilməsi kimi səhv fikirlər də ortaya çıxmışdır.
Bu ifadə necə ortaya çıxmış, məqsədi nə olmuşdur?
Azəri və Azəri dili ifadəsini ilk dəfə İranlı tarixçi Əhməd Kəsrəvi gündəmə gətirmişdir. Əhməd Kəsrəvi, eyni zamanda “təmiz dil” fikrini irəli sürən bir tarixçidir. O, Fars dilinin əsasən ərəb dili olmaqla yanaşı, xarici dillərdən təmizlənməsi lazım olduğu fikrini ortaya atmışdır. 1921-ci ildə nəşr etdiyi “Azəri ya Zəban Bəstane Azərbaycan” (“Azəri, ya da Azərbaycanın Köhnə Dili”) adlı əsərində Azərbaycanlıların Türk deyil, Azəri adında ayrı bir millət olduqları fikrini irəli sürmüşdür. Kəsrəvi, Azərbaycan dilinin Türk dili ailəsinə aid olmadığını, Azəri dilinin İran mənşəli bir dil olduğunu iddia etmişdir. Buradakı məsələ budur ki, Azərlər İranda yaşayan az sayda etnoqrafik bir qrupdur. Sayları ilə bağlı müxtəlif rəqəmlər söylənilir. Ən böyük rəqəm isə 100 minin üstünə çıxmır. Azərlərin dilləri Fars dilidir. Od pərəstiş edən bir xalqdırlar. Əhməd Kəsrəvinin əsas məqsədi, Azərbaycan Türklərinə Azəri deməklə, Türk kökümüzdən bizi ayırmaq və az saylı bir xalq adı ilə tanıtmaqdır.
Kəsrəvinin bu fikri zamanla həm Azərbaycanda, həm də İranda yaşayan Türk xalqları arasında ciddi reaksiyalarla qarşılanmışdır. Azərbaycan Türkləri, özlərini tarixi və mədəni olaraq Türk xalqları ilə əlaqəli bir millət kimi tanıyırlar və bu, onların milli kimliyinin əsasını təşkil edir. Kəsrəvinin ortaya atdığı “Azəri” terminologiyası isə bu kimlik ilə ziddiyyət təşkil edir.
Kəsrəvi yalnız “Azəri” məsələsini gündəmə gətirməmişdir, eyni zamanda Fars dilinin “təmizlənməsi” məsələsini də gündəmə gətirmişdir. O, Fars dilinin ərəb dili başda olmaqla xarici təsirlərdən təmizlənməsi lazım olduğu fikrini irəli sürmüşdür.
Kəsrəvinin “Azəri” ifadəsinin ortaya atılması yalnız dil və mədəniyyət məsələsi ilə məhdudlaşmır. Bu fikir, eyni zamanda Azərbaycan Türklərinin milli kimliyi və öz ifadələri ilə bağlı böyük bir siyasi məsələni ortaya qoymuşdur.
Əhməd Kəsrəvinin “Azəri” terminini təqdim etməsi, yalnız dil və mədəniyyət məsələsindən ibarət deyil. Bu, eyni zamanda Azərbaycan xalqının milli kimliyinə və tarixi irsinə bir müdaxilə kimi qiymətləndirilə bilər. Kəsrəvinin ideologiyaları, bu gün də mədəniyyət və kimlik məsələləri ilə bağlı müzakirələrə səbəb olur. Lakin zamanla Azərbaycan xalqı, Türk kimliyini, mədəniyyətini və dilini qorumağa və inkişaf etdirməyə davam etmişdir.
Azərbaycan Türklərinə “Azəri” deyilməsinin səhv olması, dil və etnik kimlik məsələləri ilə bağlı əhəmiyyətli bir mövzudur. Əslində “Azəri” sözü, Azərbaycan xalqının etnik kimliyini təhrif edir. Çünki bu söz, eyni zamanda İranın Azərbaycan bölgəsində yaşayan fərqli qrupları ifadə etmək üçün istifadə olunur. Azərbaycan Türkləri isə Türk dilinin Oğuz qrupuna aid milli kimliyə malikdirlər. Azərbaycan Türklərini “Azəri” olaraq adlandırmaq, bir millətin adını təhrif etməkdir.
6 Mart, Muhammed Emin Resulzade’nin anma günüdür. Resulzade, Azerbaycan’ın bağımsızlık yolundaki mücadelesiyle sadece kendi halkına değil, tüm Türk ve Müslüman dünyasına ilham vermiştir. Bugün, onun idealleri ve mücadelesi, Azerbaycan halkının özgürlük ve bağımsızlık yolundaki kararlılığını simgeliyor. Resulzade’nin mirası, her zaman Azerbaycan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için bir ışık olmaya devam edecektir.
Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olarak kurulması yolunda atılmış en büyük adımlardan biri, şüphesiz, Muhammed Emin Resulzade’nin liderliğinde kurulan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’dir. Bu cumhuriyetin temeli, 1918 yılında, uzun yıllar süren zorlu ve karmaşık bir tarihin içinde atılmıştı. 28 Mayıs 1918, Azerbaycan tarihinde silinmez bir iz bırakan, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin simgesine dönüşen bir gündür.
Muhammed Emin Resulzade, bu mücadelenin en görkemli simalarından biri olarak yalnızca bir lider değil, aynı zamanda bir ideolog, bir yazar ve düşünür olarak Azerbaycan halkının bağımsız bir devlet kurma yolundaki nasıl bir mücadele vereceğini göstermiştir. Resulzade, yalnızca kendi döneminin değil, aynı zamanda gelecek nesillerin hafızalarına kazınmış bir kişiliktir. Resulzade, bağımsızlık mücadelesinin lideri olarak idealleriyle, ülkesinin özgürlüğünü kazanmak için her türlü imkânla savaşan bir şahsiyet olarak tanınmıştır.
Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, yalnızca Azerbaycan halkının değil, tüm Müslüman Doğu’nun ilk cumhuriyet yapısı olarak tarihe geçmiştir. Bu, Doğu’nun geleneksel monarşi rejimlerine karşı verilen bir mücadele, özgürlük ve eşitlik uğruna atılmış bir adımdı. Resulzade ve arkadaşları bu cumhuriyeti kurarken sadece siyasi bağımsızlık değil, aynı zamanda toplumun her yönüyle gelişimini hedefliyorlardı. Bu yapıda kadınlara seçme hakkı verilmiş, onlar ayrıca siyasi ve sosyal alanlarda söz sahibi olmaya başlamışlardı. Bu, dönemi için bir devrim sayılırdı, çünkü toplumun diğer alanlarında olduğu gibi, kadınların da özgür ve eşit haklara sahip olması bu cumhuriyetin en büyük ilerlemelerinden biriydi.
Resulzade ve onun yol arkadaşları, 1920’deki Sovyet Rusyası’nın Azerbaycan’ı işgali ile cumhuriyetin çöküşünü yaşadılar. Ancak Resulzade, mücadeleyi asla bırakmadı. Mühacir hayatı boyunca Azerbaycan halkının özgürlüğü uğruna savaşını sürdürdü. Ömrü boyunca her zaman Azerbaycan’ın bağımsızlığı için çalışmış, ülkesinin geleceğine umutla bakmıştır. Onun yazıları, konuşmaları ve faaliyetleri, sadece o dönemin değil, bugünün de Azerbaycan için önemli olan ideallerini şekillendirdi.
Bugün, Muhammed Emin Resulzade’nin anma günü vesilesiyle, bizler onun gösterdiği azmi, ideallerine sadakatini ve bağımsızlık uğrunda verdiği mücadeleyi bir kez daha hatırlıyoruz. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin kurulması, yalnızca bir dönemin değil, bütün bir milletin mücadelesinin simgesidir. Resulzade, bu mücadelenin lideri olarak, özgürlük, eşitlik ve adalet uğrunda verdiği mücadeleyle adını Azerbaycan tarihine ebediyen kazındırmıştır.
Muhammed Emin Resulzade, Azerbaycan’ın bağımsızlığına, özgürlüğüne, vatandaşlık haklarına ve demokrasisine verdiği katkılarla asla unutulmayacaktır. O, kendi halkının geleceği uğrunda verdiği mücadeleyle bugünümüzün özgür ve bağımsız Azerbaycan’ının temellerini atmıştır. Onun idealleri, ömrü boyunca çektiği acılar ve elde ettiği zaferler bize bir ders verir: Her halk, kendi özgürlüğü ve bağımsızlığı uğrunda mücadele etme hakkına sahiptir ve bu mücadeleyi asla durdurmamalıdır.
Resul Mirhaşimli
Avrupa’nın saygın bilimsel konferanslarından birinde konuşma yapan bir bilim insanı, aniden konuşmasını keser. Salondakilere hitaben yirmi dakikalık bir ara istediğini belirtip, seccadesini kürsünün yanına serer ve namazını kılmaya başlar. Namazını tamamladıktan sonra konuşmasına devam ederken şu sözleri söyler: “Ben Allah’a ibadetten bir dakika dahi geri kalmam.”
Bu duruşun sahibi, Nobel Ödülü’nü alan ilk Müslüman bilim insanı Muhammed Abdüsselam’dır.
Allah’ın buyurduğu gibi, iman, inançla birlikte amelin birliğidir. Bu büyük bilim insanı da hayatını bu hikmet üzerine kurmuş ve ameliyle İslam dinine nasıl hizmet edileceği konusunda örnek olmuştur. Dinimiz, “alimin mürekkebini şehit kanından üstün tutar” diyen İslam’dır. Bu hadisin hikmetine varırsak, onun değerini daha derinden anlamış oluruz. Şehit, vatanı, inancı ya da dini uğrunda canını feda eden kişidir. Bu insanların şehitliğiyle devletler bağımsızlık kazanır, topraklar düşman işgalinden kurtulur, din zulüm ve saldırılardan korunur. Bu özgürleşmiş topraklarda, insanın bilimle değeri artar, çünkü bilim, devletin en büyük sermayesi olup gelişimini sağlar. Muhammed Abdüsselam da bu prensiplere sıkı sıkıya bağlıdır ve Müslüman ülkelerin gelişmesini çağdaş bilimlere sahip olmada görüyordu.
Abdüsselam’ın aldığı ödüllerin listesini yazmaya kalksak, yazının büyük kısmını buna ayırmak zorunda kalırız. Sadece şunu belirtmek mümkündür ki, bilim insanı, uluslararası prestije sahip ödüllerin çoğunu kazanmış, teorik fizik alanında inanılmaz başarılar elde etmiş, zayıf alan teorisini keşfetmiş ve bununla Nobel Ödülü’nü almıştır.
Abdüsselam’ın bir sözü çok dikkat çekicidir: “Parçacıkların en küçüğüne doğru yaklaştıkça, Allah’ın büyüklüğünü daha çok idrak ediyordum.” Bu da Allah’ın hikmetlerindendir. Çünkü kendinden memnun, kibirli ve Allah’ın sevmediği diğer özelliklere sahip kişiler, Allah’ın büyüklüğünü idrak edemezler.
Büyük Alman filozoflarından, varoluşçuluğun en önemli temsilcilerinden Karl Jaspers şöyle der: “Yalnızca özgür insan Allah’ı idrak edebilir.” Küçük parçacıklara doğru giden bir insan, kendisinin de bu tür küçük parçacıklardan oluştuğunu fark ettikçe, Yaratıcı’nın onu ne kadar güzel bir şekilde yarattığının hikmetini anlamaya başlar ve o büyük kudret sahibinin varlığı önünde secdeye varır.
Abdüsselam, 1926 yılında Britanya Hindistanı’na bağlı Ceng şehrinde (bugünkü Pakistan topraklarında) aydın ve mümin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.
14 yaşında en yüksek puanlarla Pencap Üniversitesi Hükümet Koleji’nde eğitim almak için burs kazanmış ve 1946 yılında burayı bitirmiştir.
Aynı yıl Muhammed Abdüsselam, Cambridge Üniversitesi St. John’s Koleji’ne kabul olmuş ve 1949 yılında hem matematik hem de fizik alanlarında birinci olarak, onur derecesiyle lisans diploması almıştır. 1950 yılında, Cambridge Üniversitesi tarafından, kuantum elektrodinamiği üzerine yaptığı olağanüstü araştırmalar nedeniyle prestijli Smith Ödülü’ne layık görülmüştür. 1951 yılında, Cambridge’deki çalışmalarının ardından, teorik fizik alanında doktora unvanını almıştır.
1957 yılından itibaren Londra’daki Imperial College’ın teorik fizik bölümünde profesörlük yapmış ve 1964 yılından itibaren aynı zamanda Trieste’deki ICTP’nin direktörlüğünü üstlenmiştir. 40 yıldan fazla bir süre boyunca, temel parçacık fiziği ile ilgili teorik problemlere yönelik yoğun araştırmalar yapmıştır. Abdüsselam, bu alanda ilk kez çalışma yapmış, kendi fikirleriyle pek çok önemli araştırmanın gelişmesine olanak tanımıştır.
1960’lı yılların başlarında Abdüsselam, Pakistan’ın Atom Araştırmaları Ajansı – Atom Enerjisi Komisyonu’nun (PAEC) kurulması için büyük çalışmalar yapmıştır. Ayrıca Pakistan Cumhurbaşkanı Eyyüb Han’ı ikna ederek ülkede bir ulusal uzay ajansı kurulması gerektiğini belirtmiş ve 16 Eylül 1961 tarihli kararname ile Uzay ve Yüksek Atmosfer Araştırmaları Komisyonu (SUPARCO) kurulmuştur. Bu Komisyon’un ilk başkanı olarak atanmıştır.
Abdüsselam, Nobel Ödülü’nü 1979 yılında almıştır. Bilim insanı, bu ödülün kendisine düşen kısmından bir penny dahi kendisine veya ailesine harcamamış, tüm parayı gelişmekte olan ülkelerden gelen fizikçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için harcamıştır. Abdüsselam, 1996 yılında Oxford’da vefat etmiştir.
Bilim insanının yakın arkadaşı, 1972-1991 yılları arasında Pakistan Nükleer Enerji Kurumu’nun başkanlığını yapmış ünlü nükleer mühendis Münir Ahmed Han, Muhammed Abdüsselam hakkında şöyle yazmaktadır: “Hatta biz Pakistanlılar Dr. Abdüsselam’a karşı ilgisiz olsak da, dünya onu her zaman anacaktır.”
Abdüsselam, İslam dinine inanan ve aynı zamanda bunu hayatında uygulayan bir insan olduğunu kendisi belirtmiştir. Bilim insanı, Kur’an’ın manevi davetini kabul etmektedir. “İdealler ve Gerçekler” adlı eserinde şu şekilde yazmıştır:
“Bir bilim insanı olarak Kur’an, benimle evren, fizik, biyoloji ve tabiat hakkında yapılan örneklerle, doğa yasaları üzerinde ilahi mucizelerin tüm insanlara hitap eden deliller olduğunu göstererek konuşur.”
Bilim insanı, bu görüşünü Kur’an hikmetiyle temellendirir. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde (birbirinin ardınca gelip gitmesinde) akıl sahipleri için (Allah’ın varlığını, kudretini, kemalini ve azametini kanıtlayan açık) deliller vardır.” (“Ali-İmran” suresi, ayet 190).
Kur’an’ın yedi yüz elli ayeti – yani yaklaşık sekizde biri – inananları tabiatı araştırmaya, gerçekleri aramaya, akıllarını en iyi şekilde kullanmaya, bilgi edinmeye ve bilimsel düşünceyi toplumsal yaşamın bir parçası haline getirmeye teşvik etmektedir. İslam Peygamberi Hazreti Muhammed (s), bilgi ve bilim arayışının her Müslümanın görevi olduğunu özellikle vurgulamaktadır.
Abdüsselam, bilime olan ilginin, Peygamber (s) döneminden başladığını, ilerici araştırma kurumları kurarak bilim alanlarında Müslümanların 350 yıl süren gelişimini özellikle belirtir. Medine’de kurulan Beytül Hikmetler, insanlara bilim öğretmenin ilk okulları olmuştur.
Muhammed Abdüsselam, İslam’da bilimin altın çağının, orta çağ alimlerinden olan İbn Sina ve onun çağdaşı olan, aynı zamanda yeni çağın ilklerinden olan İbn Heysem ile el-Biruni’nin döneminde yaşandığını savunmuştur.
Bu büyük bilim insanı, sonrasında İslam dünyasında bilimin gerilemesinin nedenlerini de ortaya koymuş ve çağdaş dönemde yeni bilimsel başarılar elde etmenin yollarını göstermiştir. Örneğin, Japonya’daki Meiji Devrimi’nde, İmparatorun bilgiyi nerede olursa olsun bulup elde etme konusunda yemin etmesinin önemli bir adım olduğunu hatırlatır. Ayrıca, 1945 yılında, savaşın etkisiyle ekonomisi çöken Sovyetler Birliği’nde, Stalin’in hiçbir danışmanlık yapmadan, Bilimler Akademisi’nde çalışan tüm bilim insanlarının ve teknik personelin maaşlarını yüzde 300 oranında artırmasını örnek olarak sunar. Abdüsselam, İslam ülkeleri arasında bilimsel işbirliği kurmanın gerekli olduğunu belirtir. Bilimsel faaliyetlerin uluslararası bilimden dışlanmasının, gerilemenin sebeplerinden biri olduğunu vurgulayan bilim insanı, Müslüman ülkelerinde araştırma merkezlerinin kurulmasının önemini de anlatır. Abdüsselam, bilimle bu kadar istekli ve hevesli bir şekilde uğraşmamız gerektiğinin nedenlerini açıklarken, bunu sadece Allah’ın bizlere öğrenme ihtiyacını ve hakkını verdiği için değil, aynı zamanda günümüz şartları içinde bunun gerçekleşmesinin gerekli olduğunu da vurgular. Kur’an’ın çağrılarını çoğunlukla bilim teşvik etmeye dayalı olduğunu fark eden Abdüsselam, çok iyi bildiğini ifade eder ki, Kur’an, bilimde her zaman hissettiği ezeli hikmeti anlatmaktadır:
“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz eklenmiş mürekkep olsa, yine de Allah’ın sözleri yazmakla tükenmez. Gerçekten, Allah yenilmez kudret, hikmet sahibidir!” (“Lokman” suresi, ayet 27)
Resul Mirhaşimli
Tasavvuf edebiyatında zindan kelimesi çoğu zaman sembolik bir anlam taşır ve gerçek anlamda bir tutukluluk halinden daha çok, insanın içindeki engellere ve ruhsal karanlığa işaret eder. Bu, insanın nefsinin esaretinde kalması ve ilahi hedeflerden uzaklaşması ile ilgilidir. Zindan, kendisini özgür hissetmeyen, manevi temizliğe ve ruhsal özgürlüğe özlem duyan bir insanın varlığını tasvir eder. İslam dünyasının ve özellikle de tasavvuf okulunun en önemli sembollerinden biri olan bu anlayış, hem Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde hem de büyük mütefekkirlerin şiirlerinde ve hikmetli sözlerinde yer alır.
Tasavvuf edebiyatında zindan, dünya ile sıkı bir ilişki içinde sunulur. Bu dünya, insanın manevi hedeflerinden uzaklaştığı, nefsinin aldatmalarına maruz kaldığı bir yer olarak tasvir edilir. İnsan, doğal olarak ruhsal bir özgürlük arayışında olan bir varlık olarak, bunun içsel benliğinin zenginliği ve kutsallığıyla bağlantılıdır. Bu bağlamda dünya bir tür “zindan” olarak kabul edilir. İnsanın nefsine tabi olması, onu maddi dünyaya bağlamaya zorlar ve bu da onun manevi özgürlüğünü sınırlar.
Hz. Ali (a.s), birçok hikmetli sözünde dünyayı zindanla karşılaştırarak, onun insanın asıl amacından ve ilahi hakikatlerden uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu vurgulamıştır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur: “Dünya mümine zindandır.” Bu ifadeyle Hz. Ali, müminin maddi dünyada kalmasının, onun manevi gelişimini engelleyen bir durum olduğunu belirtmektedir. Dünyanın cazibeleri, zenginlik, şöhret ve diğer maddi nimetler, insanı manevi hedeflerinden uzaklaştırır ve bu, onun ruhsal bağlarını zayıflatır.
Azerbaycan’ın Hurufi şairi İmadeddin Nesimi de, “Mümine Hakk dünyayı zindan dedi” dizesiyle bu düşünceyi onaylar ve dünyanın sadece maddi anlamda değil, aynı zamanda manevi bir zindan olduğuna dikkat çeker. Nesimi, insanın içindeki manevi boşlukları ve ruhsal zindanını aşarak, sadece ilahi sevgiye yönelmesinin gerektiğini bildirir.
Hz. Mevlana da dünyanın sınırlamaları ve insanın manevi özgürlüğüyle ilgili derin düşüncelerini eserlerinde ifade etmiştir. O, dünyayı “kafes” olarak tasvir ederek, insanın bu dünyada kalmasının, onun ruhsal gelişimini sınırlayan bir durum olduğunu vurgulamıştır. Mevlana şöyle der: “Bu dünya kaldığın kadar kafestir.” Buradaki kafes sembolü, insanların nefsinin esaretine maruz kaldıklarında kendilerini “özgür” hissetmemelerinin göstergesidir. Dünyada insanın kalma süresi sınırlı olduğu için, onun gerçek özgürlüğü bu dünyadan çıkmak ve ilahi hakikate doğru yol almakla mümkündür.
Mevlana’ya göre dünya ve onun cazibeleri, başka bir şey değildir, sadece bir perde olup, gerçek özgürlük ancak “dünyadan” özgürleşerek elde edilebilir. Bu özgürlük, insanın ruhunu yükselterek, onu Allah’ın sonsuz sevgisi ve nuru ile ilişkilendirir.
Tasavvufun temel amacı, insanın manevi gelişimini ve ruhsal özgürlüğünü elde etmesidir. Zindana benzer bu dünya, yalnızca insanın nefsini aşarak, içindeki Allah’la olan bağını güçlendirmesiyle kırılabilir. Tasavvuf yolunda, insanın iç dünyasında yaptığı mücadele ve kendisine karşı açtığı bir özgürlük, onu “zindandan” çıkarır ve ilahi hakikate yaklaştırır.
Tasavvuf mütefekkirleri, bu manevi özgürlüğün elde edilmesi için çeşitli öğretiler ve yollar işaret etmektedir. Örneğin, zikir, dua, tefekkür ve diğer manevi deneyimler, insanın kalbini temizlemeye ve dünya ile olan ilişkisini güçlendirmeye yardımcı olur. Böylece, tasavvuf yolu, insanın içsel zindanını aşarak, dünyaya daha yüksek bir bakış açısıyla yaklaşmasına olanak tanır.
Tasavvuf edebiyatında “zindan” sembolü, dünyayı ve nefsin insanı kendi iradesinden uzaklaştıran etkilerini gösteren güçlü bir sembolik ifadedir. Hz. Ali, İmadeddin Nesimi ve Hz. Mevlana gibi büyük mütefekkirler, bu dünyanın sınırlamalarını ve insanın bu sınırlamalardan özgürleşmek için yaptığı manevi yolculuğu derin bir şekilde analiz etmişlerdir. Zindan yalnızca fiziksel bir yer değil, insanın ruhsal ve manevi gelişimini sınırlayan, onu kendi hakikatinden uzaklaştıran bir durumdur. Tasavvufun yolu, bu zindanı aşmak ve insanın gerçek özgürlüğünü bulmak için bir araçtır.
Resul Mirhaşimli