Herkesin dilinde o meşhur laf: “Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmeyi tercih ederim.” Ancak bunu söylemek başka, yaşamak başka… Özgürlüğe giden yolda en büyük silah cesaret değil midir? Şu an İran’da yaşananları göz önüne alırsak, bunu tekrar düşünmemiz gerek. Tahran’daki İslam Azad Üniversitesi’nde yaşanan olay, tam olarak bu soruya yanıt veriyor aslında.
Genç bir kadın, başörtüsü nedeniyle Besic’ler tarafından “uygunsuz” ilan edilip tacize uğruyor. Bu durumun ağırlığıyla cesaretini toplayan genç kadın, kendi bedeniyle bir manifesto ortaya koyarak iç çamaşırlarına kadar soyunup kampüste yürüyor. Bu sadece bir yürüyüş değil; kadın bedeni üzerinden toplumda yaratılan korku imparatorluğuna karşı bir meydan okuma. Onun için bu yürüyüş, özgürlüğe açılan kapının anahtarıydı belki de. Ancak hemen ardından rejim sözcüleri devreye girdi ve genç kadının zihinsel sorunları olduğunu, bir akıl hastanesine yatırılacağını iddia etti. Bu, İran’da muhalif sesleri itibarsızlaştırmak için kullanılan bir yöntem; sesini çıkaran herkes ya akıl hastanesine kapatılır ya da ölümle susturulur.
Ne yazık ki genç kadının öldürüldüğü ya da asıldığı yönündeki iddialar da sosyal medyada dolaşmaya başladı. Zira Ortadoğu coğrafyasının kadınlarına biçtiği rol, bu dünyada var olmak, ancak özgür bir hayat sürememek üzerine kurulu.
Ortadoğu’nun zulmünden nasibini almış birçok kadın var; hak ve özgürlük arayışı için bedel ödeyen kadınlar… Buralarda ise durum çok farklı değil; şeriat sloganları atanların, cumhuriyetin kadınlara tanıdığı hakların değerini bilmeyenlerin çokluğu, Ortadoğu’nun o karanlık havasını buraya taşıyor. Bu hakları sağlayan Atatürk’e nankörlük eden, kadınların kazanımlarının kıymetini bilmeyen ne çok kişi var bu topraklarda.
Düşünmeden edemiyor insan: “Şeriat isteyenleri oraya göndersek, oradaki özgürlük arayan kadınları da buraya getirsek…” Bir ay sonra oraya gidenlerin cumhuriyet sevdalısı olacağına kalıbımı basarım. Çünkü şeriatla yönetilen bu coğrafyada, kadının yaşadığı hayat değil; esaret. Özgürlüğün ne olduğunu anlamak için belki de önce onu kaybetmek gerekiyor.
İran, bir zamanlar medeniyetin beşiği, dünyanın en köklü topraklarından biriydi. Bugünse geçmişte yapılan hataların bedelini evlatları ödüyor. Bu baskıcı rejim bir gün yıkılırsa, İran kadını bu mücadelenin ön saflarında yer alacaktır. Çünkü kadın, tarih boyunca sadece yaşamda değil, devrimlerde de başrol oynamıştır. Toplumları dönüştüren her büyük olayda bir kadın izi vardır.
O genç kadın cesaretiyle aslında hepimize bir şey öğretti: Onurlu bir yaşam, bedeli ne olursa olsun diz çökmeyi reddetmektir. Ve cesaret, sadece bir kelime değil; kadınların hayatlarını değiştiren, toplumu dönüştüren bir güçtür.
Çok şükür ki bizim ülkemizde Mustafa Kemal Atatürk gibi bir öndere sahibiz ve ülkemizin kuruluşunda çok sağlam temeller üzerine inşa etmiş durumdayız. Ancak bu temeller son çeyrek asırda oldukça sarsılmakta ve çürütülmeye çalışılmakta. Bu çabalar son zamanlarda seçme ve seçilme hakkımızın gasp edilme girişimleri ile su üstüne çıkmaktadır.
Kayyum atamaları Türkiye’nin siyasi sahnesinde adeta bir “demokrasi geleneği” gibi yerleşmiş durumda. Her seçim döneminden sonra özellikle belirli bölgelerde halkın oylarıyla göreve gelen belediye başkanlarının yerini, merkezi yönetim tarafından atanmış kayyumlar alıyor. Diyarbakır, Mardin ve ilçeleri, Van, Batman, Ağrı, İstanbul-Esenler gibi kentlerde halkın sandık başında verdiği kararların kısa sürede “bir üst karar” ile değişmesi, halk iradesi ve yerel yönetimlerin özerkliği konularında ciddi bir sorgulama yaratıyor.
Kayyum atamaları, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ve 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 45. ve 47. maddelerine dayanıyor. Yani bir belediye başkanı terörle iltisaklı sayıldığında veya İçişleri Bakanlığı böyle bir bağlantı kurduğunda, başkan görevden alınıp yerine bir kayyum atanabiliyor. Ancak bu yasada “terör” tanımının geniş tutulması ve herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın başkanların görevden alınması, hukuk devleti ilkeleriyle çelişiyor. İddiaların çoğu zaman soyut ve kanıtlanmamış olması, kayyum uygulamalarını halk iradesinin hiçe sayılması olarak yorumlayanları haklı çıkarıyor.
Türkiye’de kayyum atamaları “zorunlu” olarak nitelendirilirken, Avrupa ülkelerinde bu tür uygulamalar çok daha dar bir çerçevede, sıkı bir denetim mekanizması ile yapılır. Örneğin, Almanya’da kayyum atama yetkisi yalnızca yerel yönetimlerin mali kriz yaşadığı ve denetim dışı kaldığı durumlarda uygulanır. Fransa’da ise halkın seçtiği yönetime tamamen müdahale edilmez, sadece mali konularda sınırlı bir kayyum atanır. Bizdeki gibi belediye başkanını görevden alıp tamamen devralan bir sistem, bu ülkelerde yoktur. Almanya’da bir başkanın görevden alınması gibi durumlar, çok istisnai olarak ve ancak bağımsız yargının net bir kararıyla gerçekleşebilir.
Türkiye’de ise kayyumlar geniş yetkilerle donatılmış olarak göreve geliyor. Mali ve idari tüm alanlarda karar alabilen bu görevliler, belediye bütçesini kullanma, projeler üretme ve ihale açma gibi yetkilere sahip. Eleştirilerin odak noktası da burada: Halkın seçtiği bir başkanın koltuğuna oturup bütün yerel yönetim işlerini yürütmek, demokrasinin temellerine aykırı bir durum olarak görülüyor.
Kayyum atamaları Türkiye’de özellikle Güneydoğu Anadolu’da büyük bir tepki yaratıyor. Özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu bu bölgelerde seçilmiş yönetimlerin merkezi hükümet tarafından görevden alınması, halkın demokrasiye olan inancını zedeliyor. Birçok vatandaş, oylarıyla seçtikleri başkanların “terörle iltisak” gerekçesiyle görevden alınmalarını, aslında kendilerine ve iradelerine karşı bir tutum olarak görüyor. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor da Türkiye’deki kayyum atamalarını “demokrasiye doğrudan bir darbe” olarak nitelendirdi. AİHM ve Avrupa Konseyi de kayyum uygulamasının demokratik haklara aykırı olduğunu vurguluyor.
Türkiye’deki kayyum atamalarının özellikle Kürt bölgelerinde uygulanması, toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor. Halk, sandığa gidip seçtikleri başkanların kısa süre sonra görevden alınmasına alışmış durumda; fakat bu alışkanlık demokrasi anlayışını nasıl etkiliyor? Sandık başında yapılan tercihin bir anlamı kalmadığında, seçime katılım ve halk iradesine olan güven her geçen gün azalıyor. Bu süreç, Türkiye’nin demokratik normlardan uzaklaştığı eleştirilerini daha da güçlendiriyor. Türkiye’deki kayyum uygulaması, halkın iradesini “şüpheli” bulan ve yerel yönetimleri merkezi kontrolle sağlama alma çabası olarak görülüyor.
Özetle, Türkiye’deki kayyum atamaları, yerel demokrasiye ve halkın seçme hakkına yönelik ciddi bir sınama haline geldi. Avrupa’da bağımsız yargı kararları ve şeffaf denetim mekanizmalarıyla sınırlı olan bu uygulama, Türkiye’de halkın iradesine karşı bir engele dönüşmüş durumda.
Sadece zeybek oynarken diz çökmeyi bizlere nasip olmasını dilerim.
Mehmet Uygar KELEŞ
KÖŞE YAZILARI
Az önceKÖŞE YAZILARI
3 gün önceGENEL
3 gün önceGENEL
3 gün önceGENEL
3 gün önceGENEL
3 gün önceGENEL
3 gün önce